Yılmaz Aydın’ın Karate Takımına Mahmud Efendi hz’nın Duası

Yılmaz Aydın zamanın dünyaca ünlü Avrupa Karate Şampiyonu. Bu kıssayı onun damadı olan arkadaşım Mehmet Tuna Hocadan dinledim. Yılmaz Aydın öğrencilerine devamlı bahseder “Benim tanıdığım görüştüğüm bir şeyh efendi var Fatihte Mahmud Efendi. Büyük Allah dostudur duası makbul zattır. Ne zaman turnuvaya çıkacak olsam mutlaka ziyaret eder duasını alırım Ve Allah’ın izniyle galibiyetle dönerim..” Şimdi Yılmaz Hoca yaşlanmış, dövüşmeyi bırakmış talebe yetiştirmektedir. Karatecilerden oluşan bir takımı vardır. Önlerinde bu takımın katılacağı bir dünya Karate Turnuvası var. Birlikte Efendi Hazretlerine ziyarete gelirler. Öğrenciler heyecanlıdır o efsane şeyhin huzuruna çıkacaklar.. Ve gelirler sırayla el öperler dua talep ederler. Efendi Hazretleri “Peki, dua edeceğim” der ve bunlar gönülleri ferahlamış, moralleri yüksek bir halde huzurdan ayrılırlar. Turnuvalar 15 gün sürecektir eğer finale kalırlarsa.. Ancak bizim karateciler daha başında dökülmeye başlamışlar. Birinci günkü müsabakalarda yarısı yenilmiş ve elenmiştir. Mehmet hoca diyor ki “babamı aradım nasıl gidiyor” diye sordum. Babam çok üzgün “iyi gitmiyor” dedi. İkinci gün aradım, küplere binmiş haldeydi.. Dedi ki “oğlum Şeyh efendiye söyle nolur duayı bıraksın, böyle giderse hepsi yenilecekler” Üçüncü gün geri kalanları da elenmiş ve bütün takım dayak yemiş yara bere içinde topal aksak uçağa binmişler ve Türkiye dönmüşler. Bunlar indikten bir gün sonra.. Dünya kamuoyu müthiş bir haberle sarsılır….

Arapça Öğrenmek Bu Kadar Zor Değildi

Türkiye’de benim tespit ettiğim üç dört çeşit Arapça öğretim metodu var. Medrese usulü, İmam Hatip Lisesi metodu, özel kursların metodu ve hafıza teknikleri yöntemi.. Medrese usulü, en köklü ve en sağlam usuldür. Bunun Doğu usulü ve İstanbul usulü gibi farklı çeşitleri de mevcut. Yazının son kısmında bu usule geleceğiz. İmam Hatip okullarında takip edilen metod adeta öğrenciyi oyalama, yıllarca Arapçayla meşgul olsun ama asla tam  olarak öğrenmesin! türünden bir taktik. En zeki ve başarılı imam hatip öğrencilerinin mezun olduklarında Arapça konuşamadığı gibi Arapça bir eseri de okuyamadıkları bunun göstergesidir. Kardeşim bir imam. Benden sadece iki yaş küçük ve tam altı yıl imam hatip lisesi okudu. Sarıkayada ve Kayseride.. Çok da istekli şuurlu çalışkan ve zekiydi. Son sınıfa geldiğinde sonuçtan pek memnun olmamıştı. Arapçayı öğrenmiş sayılmazdı Kuranı Hadisi anlayamıyordu. Meslek dersi öğretmenine bunun sebebini sordu. Öğretmeni şöyle diyebilmişti “Arkadaşlar bu okul kitaplarıyla Arapça öğrenmeniz mümkün değil. Bakın bunu ilk defa size açıklıyorum “İzhar” isminde bir kitap var Osmanlı medreselerinde en temel Arapça ders kitabıydı. Arapçayı öğrenmek için Mutlaka onu okumanız gerekir.. Evet gerçekten de İmam Birgivi Hz‘nin kaleme aldığı İzhar kitabı medrese hayatım boyunca okumaktan en çok zevk aldığım öğretici doyurucu feyizli bir kitap olmuştur. Akşamları bazen çay faslı düzenler bakkaldan…

Mahmud Ef. Hz’nin Yüksek Ahlakı 2

Izmirli Hüseyin Avni Kansızoğlu hoca efendinin anlatımıyla: “Bir kere Efendi Hazretleri ile birlikte sohbete Beykoz’a gidiyorduk. Yolda Efendi Hazretlerine bir telefon geldi. Bir hoca hanım fetva soruyordu. Efendi Hazretleri ona hemen cevap vermedi “Hocalara danışalım cevabı veririz” dedi sonra benimle meseleyi konuştu ve O hoca hanıma cevabını verdi. Bakın burada bir hocanın ne kadar tevazulu olması gerektiğini bizlere bizzat yaşayarak gösterdi. Onda zerre kadar gurur kibir yok. Gerçek büyüklük bu tevazudadır. Rize’de İrfan abi diye bir ihvanımız var diyor ki “Ben genç idim. Rize müftüsü Yusuf Hoca Efendi bize ders veriyordu. O esnada Mahmud Efendi Hazretleri bazı ihvanı ile birlikte oraya geldi müsaade istedi içeriye girdi. Yusuf hoca efendiye Farsça bir beyit sordu. Yusuf Hoca Farsça beyitleri iyi bilirdi cevabını verdi. Efendi Hazretleri kemal-i ihtiramla selamlaşıp oradan ayrıldı. Ayrıldıktan sonra Rize müftüsü Yusuf hoca Efendi Hazretlerine hayranlığını gizleyemedi. Bizlere şöyle dedi “Bu adam çok büyük bir adam. Bakın ben sizin yanınızda başkasına bir şey sorup öğrenmekten utanır haya ederim. Mahmut Efendi Hazretleri ise hem de müridlerinin yanında gelebiliyor sorusunu sorabiliyor, bir mesele öğrenip çıkıp gidebiliyor.. Bu adam çok büyük bir adam..” Mahmut Efendi Hazretleri Sahabeler gibi Fetva sorumluluğunu üstlenmeyen biridir. Onun bir eşini görmüş değilim. Çok ince şeyleri hesap eder.”…

Yanımdaki Abdülmetin Hoca

Bir Abdülmetin Hoca dünyadan geldi geçti. Herkesin kalbindeki Abdulmetin farklı olabilir. Ben burada kimsenin tesirinde kalmadan benim yanımdaki Abdulmetin Balkanlıoğlu’nu anlatacağım. Ben Abdülmetin hocayı 90’lı yılların başlarında tanıdım O zaman İsmailağa’ya yeni gelmiştim Kayseri’deki prestijli okulumu bırakmış anne babamın ve bütün akrabalarımın karşı çıkmasına rağmen kimseyi dinlememiş, kimsenin kınamasına aldırmamış ve Allahın ilmini tahsil etmek için istanbula Mahmud Efendi Hazretlerinin medresesine sığınmıştım. Bu bakımdan kendimi biraz yalnız hissediyorum kimseden yardım para pul isteyecek halim yoktu. Ve medresede izin zamanı geldi. Herkes memleketine gidiyordu ancak benim memlekete yozgata gidecek yol param yoktu ve bir arkadaşım “Metin hoca talebelere yardım ediyor istersen ondan yol parası isteyebilirsin” demişti Ve beraber Metin hocaya ismailağanın karşısında imamlık yaptığı Acemoğlu Camisi’ne gittik. Namaz çıkışında utana sıkıla durumu kısaca anlattım beni yalnız bir yere çekti O zaman cebinden 1000 lira para çıkardı hiçbir şey sormadan sorgulamadan o bin lirayı bana verdi. Yol parama da yetiyordu harçlığıma da yetiyordu. Ne kadar duygulandım anlatamam. Metin Hoca’nın İlk babalığını o zaman gördüm. O gerçekten fakirin ve Talebenin babasıydı. Ders okuduğumuz hocalardan isteyemez Abdulmetin hocadan isteyebilirdik. Ve mutlaka işimizi hallederdi. Sonra duyduk ki yine bu Metin hocamız Talebelerin ilaç masraflarını da karşılıyormuş. Reçeteyi Metin hocaya götürüyorduk O bir imza atıyor ve…

Bir Hatıram: Molla Alımı İmtihanı

İkinci Bölüm: Sınava Giriş Bugün Hazıran 2012. Molla sınavına girdik. hayırlısıyla. Nuru Osmaniye Camii avlusundaki sınav mahalline bir vardım ki.. saat 10:30 Sıram çoktan geçmiş ! Mübaşire rica, mülazıma minnet girdim içeri.. Dediler “evrağını çıkar” yani sınava giriş belgesini… Bir eyvaah da o zaman çektim. Onu da evde unutmuşum.. Bilmiyorum kime kızacağımı.. şeytana mı kızsam…Neden erken yatmadım diye kendime mi.. yoksa kimseye kızmasam mı.! Sabah, namazdan geldim, dedim çok uykuluyum bir iki saat daha yatıyım sekiz buçukta kalkarım.. Bir uyandım ki saat dokuz buçuk! Eyvah geç kaldım.  Saate baktım susmuş. Dünden beri kafamda kurmuşum.. sınava giderken ceket yaka cüppemi giyecem.. Hani anlarsınız kravatlı adamların gözüne biraz daha şirin görünmek için… yok efendim arabaya bir bindim baktım üzerimde ders cüppem var.. tam molla işi Ara ara Nuru Osmaniyeyi.. sonunda bulduk. arabayı park edecek yer yok… otoparka çek dediler gittim buldum otoparka vardım, girişinde kocaman levha “LPG li araçlar giremez” Düşündüm çaktırmasam gizlesem lpg li olduğunu.. sonra hayır kokusundan anlarlar rezil oluruz… vazgeçtim. bir iki sokak sağa sola baktım.. hemen orada istanbul valiliği… göz açtırmazlar araçlara, çekerler hemen, perişan oluruz.. Biraz yağmur yağmış yerler ıslak ve renkler koyu.. bir yer buldum kuru ve renk açık.. anladım buradan araç çıkmış.. park ediverdim oracığa…..

İmamın Sakal-ı Şerif ile İmtihanı

İmamın Sakal-ı Şerif ile İmtihanı 1991-92 yıllarında Yozgatta Milli görüşe ait bir yurtta yatılı okurken yurt müdürümüz Necmettin Şahiner, daha önceleri de imam hatiplerde müdürlük yapmış, öncesinde ise Konya’da imamlık yapmış bir amcamız, şöyle anlattı: “Konya’da imam iken bir Kadir Gecesi’nde bizim de camimizde var olan Sakal-ı Şerif ziyareti yaptırdık, kırk bohça içerisinde sarılmış olan sakalı çözdük ve ziyaretler yapıldı insanlar sırayla öptüler kokladılar baktılar ve yeniden salavatlar eşliğinde birer birer bağladık sardık sarmaladık.. Sakalı Şerifi ben böyle sararken birden içime bir kuşku düştü “bu gerçekten Peygamberimizin sakalı mı!?” diye bir şüphe duymaya başladım dedim ki “ben bunu mutlaka sınayacağım, Eğer gerçekten Peygamberin sakalı ise bu yanmaz, çünkü Rasulullahın vucudu ateşe haramdır.. bu sayede o sakal teli gerçek mi bilmiş oluruz. Ama eğer yanarsa demek ki onun sakalı değil benim gibi sıradan birinin sakal teli.. zarar yok yerine başkasını koruz..” Herkes gidip cami boşalınca kapıları kilitledim ve sandukayı önüme koydum o kırk bohçayı teker teker çözdüm ve şişe içinde sakal telini çıkardım elime aldım Bir çakmak çıkardım ve çakmağı yaktım ve o sakal teline yaklaştırdım.. ateşi telin altına getirdim.. gördüklerime inanamadım. Aman Allahım o sakal teli yanmıyordu hayretler içinde kaldım. tel ateşin içinde kalıyor ama yine de yanmıyordu.. Kendi sakalımdan…